satranc ve hayat
en sevdigim oyundur satranc, her daim oynaması keyif vermiştir, bu cumleler de en bi benimle alakasız bi giriş oldu ama beynimden yazmak istedigim kelimeler ucunca kalanlarla bu cıktı, belki duygu yogunlugum artar esas yazmak istedigimi yazarım, tmm sustum cok feci bi girizgah oldu
hayatı bir satranc oyunu gibi gordum bu gece.nerden esinlendim, Emret Komutanım Sah Mat filminden.aslında filmle ucundan yakından alakası yok, sah-mat a takıldım ben. surekli korumaya calıstıgımız canımız sah, ve onun ölümle burub buruna geldigi her an şah cekilen an. mat oldugumuz ise azraile canımızı verdigimiz an. cok basit dimi, oyunda verdigimiz şah aslında biziz. her seyle korumaya calısıtıgımız, mat olmamak icin piyonlar sureriz, bahaneler uretiriz karsı tarafa, neler neler sunarız, rest cekeriz hayata aslında sah cekerken azraile. her tasın sah için ayrı bi onemi vardır, her bir tas hem savunma hem saldırı yapar, ole futbol maclarındaki gibi defans defanstadır fln degil. yukleniriz hayata, hem koparmaya birşeyleri hemde yitirmemeye calısırız. piyon verirken atı almaya kasarız, taviz verirken baska dinamikleri korumaya calısmak gibi.
piyon: piyon basit bir tas gibi gorunur, ama onun içinde vezir olma arzusu bile vardır, kimileri için ise 3. bir attır, ki satranc ustalarının vazgecilmez tasıdır at. piyon ufak seylerdir hayattaki, kaybedilse de birsey gitmez gibi bakılır, ortamı kalabalıklastırır. halbuki usta bir oyuncu bi iki piyonu hareket ettirerek oyun bitirir. duz ilerler, capraz yer. adımları kucuktur, ama omzuna yuklenen yukler buyuktur, file yem olmustur, yada koskoca atı sıkıstırır, sah bile cekebilir yeri gelince. en korktugu fildir, cunku filin istila alanındadır, kaleyi korkuturken filden kacar piyon. coba matının silahıdır, bir araya geldiklerinde, pespese dizildiklerinde sınır tanımazlar. yeri gelir veziri yerler. hayattaki ufak adımlarımız piyonlar, verirken cekinmeyiz, ufak bir seyi kaybediyor gibi oluruz, aslında içinde vezir tasıyan bir yuregi vermisizdir. ufak adımlarla hedefe ulasmaya calısırız hayatta, merdivenlerin basamaklarını birer birer cıkarız, kosmak yerine merdivenlerde, ayagımızın takılıp dusme ihtimaline karsı. tek tek adım atmak guven verir insana. bi onceki adımından eminsindir, arkan kuvvetlidir, ayagını duzgun basmıssındır. piyon bu tek tek basamaklardır işte. vezirle sah cekersin ama piyonla korursun onu ![]()
kale: satranc oyuna en gec katılan tastır kale. dıstaki ortudur. belkide dısta oldugu için oyuna dahil olması gec olur. ama aslında saldırı once dısa geliyor. once dıstaki kabugumuzu zayıflatıyorlar, içeri sonra sızıyorlar. vezirle bir olunca kale, sah kacacak yer arar. en dıstakidir, oyuna en son girendir kale. kaleyi vermisseniz basta oyunun sonunda sahı sıkıstırmaya neyiniz kalıcaktır hesabını iyi yapmak gerekir. bizede saldırı dıstan geliyor, içten yıkmak zor, fil kaleyi urkuturken kale bişi yapamaz. once kalemizi istiyorlar, oyunun sonunda saldıracak bişeyimiz kalmasın istiyorlar. surlar yıkılınca içerisi dagılacak, yumurta kabugu catlayınca yumurta dagılır, ama zamanında catlarsa civciv cıkar ortaya. vezirle anarım ben hep kaleyi. belki de babamdan oyle geldi. sah cekilince daha yerinden oynamadan gidebilme tehlikesi yasar kale. içinden taviz vermemek için dıstaki ortu soyulur. aman dikkat oyunun sonunda elimizde ne kalacak?
fil: kullanmayı en cok sevdigim ama oyunda en kolay feda edilebilendir benim için. sadece tek cizgide hareket eder. kardesi olmazsa pek bi anlamı kalmaz. o sagdan sıkıstırır, sah soldan kacar, vezire kolay yem olur. zigzaglar cizer, dengesizdir, kardesi olmadan yarımdır. gorup gozetilecektir her daim. vezirle ava cıkar ama avlanır vezir ugruna. piyondan korkan tek tastır. bole ilginc yanıdır insanın fil. ismi dehsetli kendisi cılızdır, piyondan bile urker. acizligini bilmez bazen fil yem olur. acizligini unuttugunda kukrer. haddini bildiginde durulur, kardesi olunca işe yarar. acizdir fil, acizligi hatırlatır, vezire kafa tutar piyondan urker.
vezir:en gorkemli tastır, sahın yanında yer alır, her koruma ona duser, her seyi o planlar, her yere destek kuvvetle gider, kalesini alır saha cıkar, atını alır kukrer, filini alır eser ordan oraya. tek yenildigi vardır, at. maddidir, içten koruyamaz sahını, onune tas konunca tıkanır, yarı yolda kalır, sebeplere takılır, engeli coktur onun, yeri gelir piyon, yeri gelir fil, yeri gelir kale feda edilir onun bası ugruna. para gibidir, savrulur ordan oraya, onu kazanmak için tavizler verilir. engellere takılınca sarsılır insan.haddini bilmelidir vezir. edebini takınıp acizliginide kabullenmelidir, saha kalkınca esmelidir deli yeller gibi. amma velakin fil gibidir, aciz olur bazen. tek basına iş bitirsede bazen yedek kuvvet ister. ordusunu ister arkada. ordusundan feda eder vezirin bası için once, sonra sahın bası için. dengelemek gerek veziri. fazla havalara bindirmemek, enaniyete kaptırmamak, ruzgarının siddetiyle savrulmamalı o, atın yelelerine takılabilecegini dusunmelidir her daim.
at: sona sakladım o kdr
. iç dinamizm benim için at. en tıkanılan yerde onune cıkan hiç birsey onu sarsamaz.L ler cizer etrafta. koselerden yaralanır at. ortasında ask vardır, sahını koruma askı. kimse onu durdurmamaz. vezirin atı olmasının sebebi odur, tıkandıgı yerde kossun die, vezirin gecemediklerini gecsin die. sahına sadıktır at. hem iyi korur hem iyi saldırır. at ın karsılıgı yoktur. vezir verilse belki verilir at. farketmeden gelir saldırır, gozu gormez insanın. sınırsızdır gucu, gucunu baska yerden alır, içten hisseder, vezir ne kadar maddi ise o da o kdr manevidir. içine girilmez atın. L nin uclarınsan ısırılırsa darbe verilir. içerisi kazandır ask atesi dolu. içerdeki ask saglamsa sah guvendedir.içteki guzellikler ne kdr fazlaysa, sorunlar kdr kolay asılır. anlayana…
sah: ruhumdur, azraile er gec verilecek olandır, korumakla yukumlu oldugum bedenimdir, ahirette benden sikayet edebilecek olandır. hersey onun için calısır, saldırılır, savunulur, her giden parcada sahın biraz daha içi acır, bir yavrusu daha gider her darbede, bir uzvunu daha yitirir.
sah mat edilirse guzel bir dunya bizi bekler, sahın bası verilirse bu dunyaya teslim olmusuz demektir…
hebasbug
LEYLA OLMAK, KÖPRÜLER KURMAK VE FENOMENDE MUTLU KALMAK
Kendi halinde kalırsan bir damlasın
ama bütüne katılırsan bir
derya olusun.
Ey insan! Sen yüzbinlerin
birisin; ama bütününle sen
yüzbinlersin.
Bu hır gür, bu savaş nereye
kadar? Sen bensin ben senim işte!
Mevlana
Zordur insan olmak… Yüz milyara yakın nörondan, ikibine yakın kw enerjiden daha fazlası olmak… Yani kadavradan fazlası olmak… Başkalarına hayatı tahammül edilebilir kılmak… Meleklere secdegah olup hizmetine sunulan yaratıklardan aşağılara düşebilmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmak… Med cezir olmak…
İnsanoğlu mutsuzluklar üzerine bina olunmasında inatlaştığı bir düzende. Mutsuz olmak için elinden geleni yapıyor, bütün fırsatları değerlendiriyor. Varoluşsal yalnızlığını fark etmeden yaşıyor. Karşısında; yalnızlığını gidermek için boşluğuna bir şeyler ya da birilerini yerleştirmeye çalışmak nafileliği… çünkü yalnızlık-hele varoluşsalsa- paylaşılmaz, sadece yaşanır.
“En uzak mesafe ne Afrika’dır
ne Çin, ne Hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan”
diyor Can Yücel. Birbirini anlamıyor, anlayamıyor, anlatamıyor, anlamak istemiyor insanoğlu… Beni bir tek sen anladın sen de yanlış anladın esprisiyle, kafalar arasındaki uçurumlar daha da derinleşiyor. Karşısındakini anlayacak birkaç dakikası olmuyor ama iletişimsizlikten kaynaklanan bir problemi çözmek-veya çözememek- için yıllarını verebiliyor.
İç çatışmalarını, çekişmelerini allayıp pullayıp eşine dostuna giydirme noktasında çok profesyonel olan bir toplumdayız. Oysa sorunların yanıtlanması, problemlerin çözülmesi insanoğlunun fenomenine eğilmesiyle nihayet bulabilir ancak ve ancak… Böyle bir durumda dünyaya bakılan gözlüklerin ayarlarının iyi olması gerekmektedir. Aynı sorunları yaşayan yüzlerce hatta binlerce insan var yeryüzünde ve bir o kadar tepki… Aile, oyun oynanan sokak, alışveriş yapılan market, sevilen renk, izlenen filmler tepkiye doğru yol gösteren etmenlerden sadece birkaçı… Ve mutluluk her daim gölgede… Bütün imkânları değerlendirmek yetmiyormuş gibi; mutsuzluk adına yeni imkânlar geliştiriliyor. Vicdan mekanizmasının susturulması adına da küçük bir gülücük resmetmekten geri durulmuyor. Önce ağaçlar kesiliyor, betonarmeler dikiliyor mesela. Sonra vicdan artçıları başlayınca; dikilen betonarmelere birkaç çiçek çiziliyor, dalları unutulmadan… Veya birkaç saksı çiçek yerleştiriyor evin birkaç köşesine.
O kadar depresif olunuyor ki bazen; türkülere bile yansıyor bu… Beklenen “Kara Tren” ya “gecikir” ya da “belki hiç gelmez” oluyor. Yani vaktinde gelme ihtimali düşünülmüyor.
Hatta
“Ne zaman arabamı yıkasam mutlaka yağmur yağar
Yağmurda yürüsem su sıçratır üstüme pis arabalar
En uzun yanan yeşil ben geçecekken sararır
sola girsem sol tıkalı, terk ettiğim şerit boşalır…”(*)
denilebiliyor… Zor ve sıkıntılı zamanlar mutsuzluğa denk tutuluyor çoğu kere. Oysa Pollyanna olmaktan ötesi ele alınırsa-Pollyanna kendini kandırmanın psikolojisi olarak algılanır ki aslında öyle değildir, daha çok güzellikleri görmeyi sembolize eder- arabanızın kirlenmesi bir arabanızın var olduğunu gösterir. Sarı ışık, yeşil ışık görebildiğinizi gösterir. Bulunduğunuz tıkalı şerit tıklım tıklım yalnız olmadığınızı gösterir.
Bir tanıdığım bir zamanlar takma isim olarak kendine “No Pain, No Gain” seçmişti. Sıkıntıya sokan anlar veya zamanlar olmasa elde ettiklerimizin bir tarafları eksik demektir. En azından değer ölçüsü daha düşüktür. Yağmurun gözbebeğinde karanlık gizlidir. Oysa yağmur “Gain” dir. Kara bulutlar yağmur demektir… Rahmet ve yağmur arasına; geçmiş ve gelecek arasına; İnsan ve Rabb arasına; acizlik ve dua arasına köprüler kurulmadıkça “Pain” hep yalnız kalacaktır. Yani sadece sıkıntılar görülecek, “Gain” görülemeyecektir. Ve iç alem değiştirilmedikçe, güzellikler görülmedikçe bunun olabilirliği tehlikede demektir.
Hayatın anlamı –ya da amacı- unutuldukça ayrıntılar hükmediyor her bir yana… Ufku dolduran manidarlıklar yerini daha basitliklere terk ediyor. Her ayrıntı bir paranoya, her paranoya çoğu kez bir sanrıdan ibaret.”Her türlü çözümler, nedenleri cinsinden olmalıdır.” diyor Prof. Dr. Yaşar Özbay. Bu deyiş göz önünde bulundurulursa, ilkokul sıralarında öğretildiği gibi sepette toplanacak, çıkarılacak, bölünecek, çarpılacak nesnenin elma mı, armut mu olduğuna bakılması gerekliliği ortaya çıkıyor. Evet, problem ne; işlem ne; nesne ne?
Eldeki veriler doğru kullanılmazsa sonuç: Kuğu kuluçkasından çıkan çirkin ördek yavrusu…
Fenomen dışına çıkılınca dış merkezli bir duruma geçilir. Dıştan gelen tüm etki ve tepkilere karşı daha hassas olan insan paranoya ve sanrılar arasında Pollyanna olamaz.
Velhasıl-ı anne baba, eş dost herkes her şey bir yere kadar… Solipsizme kaymadan, diğerleri ve dünyayı unutmadan egosantrik olmanın bir mahsuru yoktur galiba…
Ve sepetteki elmaları armut görmemek için sanırım herkese bir Joe Black(**) gerek…
Yaşamak…
Leyla olarak yaşamak…
Köprüler kurarak yaşamak…
Fenomende mutlu kalarak yaşamak…
(*) :Fericun Düzağaç-Orijinal Altyazılı-Tesadüfler
(**) :Yönetmen: Martin Brest;1998-ABD; Başrol: Brad Pitt
zeynepkg
eternal sunshine…
elim gitmiyo bi turlu winamptan o sarkıyı kaldırmaya, bile bile acı cekiyorum dinlerken ama seni hatırlatırken cektigim acıyı umursamıyorum belkide, belkide sen hep acı cektirdigin için artık alıstım acılara. bi elim gitse, hatıraları birer birer silmeye baslasam belki seni de silebilirim bir gun. ya aynısı tekrar karsıma cıktıgında seni geri yasatmak ister miyim? eternal sunshine of the spotless mind daki gibi mi olurum? kendi istegimle sildirip sonra irademe karsı koyamaz mıyım acaba sildirmeye calısırken, yada sildirmişken geri hatırlar mıyım? ne kadar yasamın içinden bi filmmiş simdi anlıyorum, sevgilerin ustunu kapatmak için onu notrleyecek kdr nefret gerek belki de, ama yeticegini dusunmuyorumi bi yerde “guzeldi” der insan sanırım. yada korn un dedigi gibi hatıraları silerken de senin için aglar mıyım? cok acı bi sarkı o da. senin soyledigin hersey yalanmıs aslında, aslında benim yasadıgım bu degil mi? benim ruhumun kaldırabildigi bu sanırım, yanan gozlerin gecti artık, sana ihtiyacım oldugunu da biliyorum ama hiç ulasamadıgım daha da benden uzaklasırken buna hiç engel olamıyorum. simdi fark ediyorum demiş korn ama ben farkettigim halde yanmaya devam ettim. bi çok seyi aşmayı becerirken seni astıgımı sanıp avuttum kendimi, sanmalarımın yerini gercekler alıncada bilmiyorum ne haldeyim. kıskanclıgın alevlerinde yanıyorum ama daha da yanacagım gercegi karsımda duruyor zaman gectikce. sildirmek istiyorum hafızamdan herseyinle seni. noktasına virgulune kdr, elimin ulasamayacagı yerlerde hala var olacak olman acı veriyor dusundukce. alıskanlıklarımı bırakma riski sırıtıyor inatla. ben kactıkca, sen daha da yaklasıyorsun farkında olmadan, umut vermiyorsun ama seni uzakta tutamıyorum, yerimi birileri doldurabilse keske, ben gokyuzunden seyretsem sadece. zaman herseye ilaç iken gun gectikce silecek sey artıyor, dinlemek istemedigim seyleri dinliyorum, duymak istemedigim seyleri duyuyorumi ne kadar ortak bi cevre edinmişiz farketmeden, seni silmek demek sıfırdan bi hayat demek, elimde olanlarıda seninle beraber silmek demek…
orada cekmecede 7.35 bir silah
ve burada zaten öldürdüğün bir yurek
vur bitsin
hebasbug