mezuniyet yaklasirken

Mayıs 5, 2007 at 7:36 pm (Uncategorized)

cogumuzun su sira dusunmek istemedigi, dusunurkende tatli bi huzunun kapladigi durum, bugun cimlerde gecen durum:
-mezuniyete gelceksin dimi
-tabi gelicem
-aglamican ama tamam mi?
klasik kiz psikoloji deyip gecmek zor geliyo acikcasi, 4 yada 5 yilimizi verdigimiz bilkent gibi yerden mezun oluyoruz. aslinda beni baglayan pek bisi yokmus gibi gelsede, hala yuzune bakmamla icime huzur kaplatan nadir insanlar var. dusunmek istemiyorum bir daha ne zaman nerde gorucem, bi daha bu kadar eglenebilcek miyiz ama aci gercegi kabul etmek gerekiyor acikcasi.
bilkent unutulmayacak bir cok yonu var, baska bi unide olsam bu kadar olurmuydu acaba. bi kere hic bir zaman mayfeste duzgun bi adam getirmediler konser icin, ama yinede son mayfestim modunda 3 gundur senlikteyim. elimi yaraladim, buna ragmen saatlerce voleybol oynayabildim. icimden hep `son bu` geciyordu, bi daha arayinca karsidaki yurtta olmayacak insanlar var, bu sefer ben ayriliyorum herkesten. dusunmek istemiyorum…
ben matrixte neo nun kosup kosup hep ayni yere geldigi yerde olmak istiyorum sanirim. zaman hic gecmesin, ben mutluyum animdan…

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

dost kaybetmek

Nisan 6, 2007 at 12:42 am (Uncategorized)

eksiden alinti
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10731288

çoğu zaman acı değil acınası olan durum…

unuttuğunu zannederken bir anda hatırlanan, gözyaşları bitti sanarken sabaha kadar hıçkıra hıçkıra ağlatan, ayaktayım sanarken boşluğa düşüren…

düşünürsünüz. birlikte büyümüşsünüzdür, aynı beşikte yatmışsınız. siz hiç onsuz olmamışsınızdır. o da sizsiz. çoğu zaman konuşmadan anlaşmışsınızdır. hep aynı şeyleri sevmişsinizdir* sevmediklerinizi sevdirecek başka insan da yoktur zaten.

o kadar yakınsınızdır ki birlikte nefes alırsınız artık. bir saniye şaşmaz. şaşarsa yaşayamazsınız zaten. birbirinizin “kalp atışı”sınızdır. ne varsa değerli hayatta, ne varsa sevilebilecek, ne varsa uğruna ölünebilecek siz hepsinin üstünde tutarsınız birbirinizi. deliler gibi güvenirsiniz birbirinize.

“camdan bir küre olsa hayatım ve onu korumam gerekse yaşamak için, sana verirdim. çünkü kimse onu senden iyi koruyamaz. biliyorum ben bile senin gibi koruyamam”

sesini duymak için bahaneye ihtiyacınız yoktur. saatiniz yoktur. onunlayken dünya durur. hatta adını duyduğunuzda ya da sadece düşündüğünüzde. birbirinizi hatırlamak için bir şarkıyı, bir filmi, bir tatlıyı bahane edersiniz. ve bir şiiri…

“ankaraya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar
buz tutardı resmi yalanlar”

bizi ayırır mı mesafe diye düşünürsünüz araya yollar girdikten sonra. ama son bir görüşme yıllar sonra, laf arasında söylenmiş ve gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren bir söz yeter anlamanıza

“ankaraya giden bir daha gelmesin”

ve hiç duyulmayacak, bilinmeyecek, gizli kapaklı yazılmış bir şiir açıklar yine gerçeği size. öncekiler gibi aleni değildir ama bu sefer içte bir yerdedir şiir

“yine bir istanbul ayrılığından,
yardan, yarenden ayrı
ankara yollarında
sessiz, isimsiz bir radyoda
ankara şiiri isleniyor yılmaz erdoğanın dudaklarında
oysa benim kulaklarım başka sözler duyuyor
başka birinin sesinden
“ankaraya giden gelmesin diyor”
o kadar içten söylüyor ki
bilmiyor
ankaraya giden bir daha hiç gelmiyor”

artık nefesiniz yarım, kalp atışınız yoktur. ve o zaman anlarsınız dostunuzu kaybettiğinizde siz de artık yaşayamazsınız….
(acemiyazar, 06.04.2007 03:22)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

yazı yazma uzerine

Mart 3, 2007 at 12:49 am (Uncategorized)

insan yazı yazmak için ne ister? Hersey gibi ortam ister, ben gibi bazıları onu alıp goturecek bir muzik ister, her kelimesinde ayrı bir anlam, dusuncelerini toplamak ister. Sarkıların sozunden yola cıkıp kelimeleri muzigin ahengiyle sıralamak ister. Ortamda huzur bozucu birsey olmamasını ister.Özellikle bir canlı. Bazen bir telefonla dagılır dusunceler. Yada yazı yazılırken aklına yapılacak işler gelir. İçindeki seytana uyarsan yazı kuser gider :)
Peygambere vahiy gelirken acı cekermiş Peygamber. Kuran gibi kutsal bi kitap degil yazacaklarımız ama yine de sancısını cekmek gerek. İlham gelince kacırmamak gerek. Yazmak isteyince yazamaz insan. Yada profesyoneller yazar. Ama ben degil :)
Niyetlenmeden yazmayı seviyorum. İçimden ne gelirse, duzeltmeden. Profesyonel degilim ben. Anlatamadıklarımı yazmak istiyorum. Birseyi de sevdigim için yapıyorum. ..

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

[Yorum - Alev Alatlı] Kurtlar vadisi

Şubat 18, 2007 at 4:00 pm (Uncategorized)

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=501520

//super bi yorum olmus

Amerikan Deniz Piyadelerinin (“Marine”lerinin) şehadetnamelerini duymamışınızdır. “Mezuniyet” töreni, gencecik erin, “Bir Deniz Piyadesi Nedir?” haykırışı ile başlar ve şöyle devam eder: “Birleşik Devletler Deniz Piyadeleri, iki yüz yılı aşkın titremesidir yerin! Cehennemdir! Ölümdür! Yıkımdır! Dünyanın gördüğü en iyi savaş makinasıdır! Bombaların açtığı bir çukurda doğduk biz! Anamız bir M-16, babamız ta kendisidir İblis’in!

Denk al ayağını! Senin hayatına yönelik yeni bir tehdittir, yaşadığım her an benim! Ben, kaba görünüşlü, gezginci bir deniz piyadesiyim! Ben, kibirli, benmerkezci ve küstahım! Korku nedir bilmem; çünkü korkunun ta kendisiyim ben! Kan ve barsaktan oluşan yeşil bir canavarım! Suda da, karada da yaşayabilirim! Ama sudan çıktım ve cerahatimi dünyada mukim Amerikan-karşıtlarının üstüne boşaltıyorum! Ne zaman gerekir, ne zaman olursa, muharebe alanında görkemli bir ölümle ölecek, hayatımı Annem, Deniz Piyadeleri ve Amerikan Bayrağı uğruna feda edeceğim!

Kartalı Hava Kuvvetleri’nden, çıpayı Deniz Kuvvetleri’nden, halatı Kara Kuvvetleri’nden çaldık biz! /forslarından bahsediyor. Amerikan Deniz Piyadelerinin forsları halat sarılı çıpanın üstüne konmuş kartaldır/ Allah dinlenirken Yedinci Gün’de, O’nun sınırlarını aştık, dünyayı çaldık! O gün, bu gün, gösteriyi biz yürütüyoruz!

Biz, piyadeler gibi yaşar, denizciler gibi konuşur, her ikisinin de ayaklarını yerden keseriz şamarlarımızla! Gündüz asker, gece hovarda, dilediğimizde sarhoş ve Allah’ın izniyle, Deniz Piyadeleri’yiz, biz!”

Gel, kardeşim, gel! Gel de, yasakla bütün şehadetnameleri ekranlardan! Yasakla ki, muhtelif Samast zanlıları, dinleyip, dinleyip de büsbütün kudurmasınlar!

Ey, ihtiyatlı resmi/sivil aydınları ülkemin! Ey, hayatı göğüslemeye gelince, sıradanlaşan sıradışı entellektüelleri ülkemin! Sakın, duymasın bizim yeniyetmeler kötülüğün amansız bir gerçek olduğunu! Biri diğerinin gırtlağına çökmüş, boğazlamaya çalışan, aynı kalbi paylaştıkları için bir ömür boyu başaramayan, ak saçlı siyam ikizlerinin varlığını. Çıplak memelerine yapıştırdıkları çıplak bebelerini, açlıkla kudurtulmuş bekçi köpeklerine teslim etmeyen, karınları burunlarında, çırılçıplak gebeleri. Dağıtılan beyinleri. Akıtılan beyinleri. Boşaltılan beyinleri. Çocuk çığlıklarını. Dev … paraladığı ufacık çocukların cesetlerinden arda kalanları. Bir an önce ölmek için çırpınan gaz odası kurbanlarının haykırışlarını. Boşalan barsaklarının paniğini. Birkaç asılan, boynu kırık bedenleri! İşgalcilerin bir deri bir kemik bıraktığı bedenlerin dağlar gibi yığıldığı münbit toprakları. Çarpılan ağızları, dökülen dişleri. Oyulan gözleri. Kanı, dışkıyı, karanlığı. Eksi altmış derece soğuğu, artı altmış derece sıcağı. Karbonmonoksit, amonyak, metan püsküren taşlaşmış gezegeni. Tamahı, ihaneti, zulmü, iftirayı, tuzağı, dalavereyi. Soykırımın varlığını duymasınlar.

Sansür mide bulandırır…

Yaşayakalabilmek için kötülüğün gözünün içine bakmak zorunda olduklarını bilmesinler! Neyle karşı karşıya olduklarının ayırdına varmasınlar! Gerçeklerle silâhlanmasınlar, sakın! Sakın, bilmesinler aslında amansız bir savaşın ortasında doğduklarını! İhtiyatlı abilerinin sesine, ‘doğru’ bellediklerine ters düşmesinler! Sakın farklılaşmasınlar! Yüreklerindeki savaşçıyı uyandırmaya kalkmasınlar! Umutsuzluğu ve korkuyu ilkesel olarak bile reddetmesinler! Sayısız hasımla tek başlarına halleşebilecekleri bilgisini güçlendirmeye kalkışmasınlar!

Monşer, ama herkes bilir, “yiğitlik” iştiyakının çağdaş bir toplum yaratmak yolunda ne denli tehlikeli bir ruh hali olduğunu! Herkes bilir, “yiğitlik” denilen ruh halinin güvenlik içinde olmaya, rahat yaşamaya duyulan akıldışı husumet olduğunu! Gençlerimize rahat batmasın! Giyim kuşam, gastronomi, seyahat, eğlence, modalar, küsmeler barışmalar, nazlar niyazlar – aman çağdaş ‘trend’lerin dışına düşmesinler! Gerçeklik yolunda entelektüel toz dumandan korkmadan yürümeye kalkmasınlar! Don Kişotluğa soyunmasınlar sakın! İnançlarını, güncel hal ve şeraitten, dost ve müttfefiklerimizden, genelde kabul gören değerlerden, sağlıklarından, ailelerinden, kınanmak hatta nefret edilmekten üstün tutmasınlar! Küçük bir övgü ya da söylem ile mutlu olabilenleri, “sıradan adamdan yiğit olmaz, yiğit sıradan değildir” tafrasıyla küçümsemesinler. Kendilerinde var olduğunu keşfettikleri gücü, itiraf, teslim, ikrar, kabul ve ilân ederek, incelikli düşünürleri, ihtiyat sahibi insanları gücendirmesinler! Felsefi olmayan, kutsal olmayan bir tarafları olduğunu anlasınlar!

Aşırı bireysel ve gururlu olduklarının farkına varsınlar. “Öteki”lerle aynı dokuyu paylaştıklarının çoğu zaman ayırdında bile olmadıklarını görsün, utansınlar! Her şeye rağmen, derin saygı gördüklerini hissediyorlarsa şayet, “yüce davranışlar” denilen eylemlerin, akıl işi olmadığının idrakinde olsunlar! Günümüz Türkiye’sinde eylemlerini usa vurmayanlara kuşku ile bakıldığını unutmasınlar. Usa vurmaz, hisseder, ve eyleme geçer olmak; kısıtlamaya, sansüre gelmezlik yerleşiklerin huzurunu kaçırır, ince ruhlu olanlarımızın midelerini bulandırır, bilsinler.

Entelektüel kırtasiyeye değil, varlıklarındaki o gizli dürtüye, yaşayakalma güdüsüne itaat ettikleri gerçeğiyle avunmasınlar. Yaşayakalma güdüsü, zaman zaman en sıradan olanımızda da vardır varolmasına da, onlarınki süreklilik arzettiği, ısrarcı, atak olduğu, yorulmak bilmediği için tehditkârdır, unutmasınlar! Zorlukları tebessümle karşılayan, tehlike sirenlerine kulaklarını tıkayıp kendi müziğini yapan, kendi davulunun ritmine yürüyebilen, az rastlanır ruhlar kendi hallerine bırakılmazlar, “dengesizlik” karşı karşıya kaldıkları en hafif itham olacaktır.

Yiğitliğin, “yiğitler”in kendilerinden başka kimseye erdem olarak görünmediğini de bilsinler. Hangi kitap kurdu demiş, öğretilmiş çaresizlik bu topraklarda yaşayakalmamızın önündeki en büyük müşküldür diye? Kim demiş, en büyük müşkül, yitirdiğimiz özgüvenin yeniden tesisidir diye? Hangi aklı evvel tespit etmiş, fena halde ürkütülmüş, savunmaya itilmiş olduğumuzu? Kavrukluğuna bakmayıp, durumu hamasi böbürlenmelerle idare eden bizim gibi ilkel kalabaların, “yiğit” tipolojilerine ihtiyaçları olamaz! “Yiğit” tipolojilerine, ne gerçekte, ne ekranda, ne sanalda, ne lâfta, ne perdede, ne temennide, ne de duada ihtiyaçları olamaz!

“Polat” tipolojisi de kim oluyormuş?!. Bırakın, yiğitlik, John’lara, Johnny’lere, marinlere, rambolara, dört köşe çeneli Marlboro erkeklerine kalsın. Biz, delikanlılarımızın başına çuval yerine kadın içliği geçirerek, “insancıl”laştığımızı sanalım! Bu gezegende obez bir efendinin sofrasına sığınmış bir garip besleme kadar bile şansımız olmadığını unutalım. Aklımızı, iz’anımızı, RTÜK’e ve sivil avenesine teslim edelim! Gerçeklik gibi, umut gibi, sanatsal üretim gibi, başarı gibi utanç verici düşüncelerden uzaklaşalım. Avrupa Yakası’na, olmazsa Gümüş’e takılalım, kimseyi incitmeyelim, kimseyi kırmayalım, medeni abilerimizin izinden ayrılmayalım! Müstehaktır. Dünyayı bilmeyen, dünyanın maskarası olur. Kötülüğü bilmeyen, yaşamın.

Kavminin kaderini eline almaktan kaçınan…

Hangi koalisyon güçlerininkidir bilinmez; ama bu gezegenin bir yerinde, kalabalık omuzlu bir “psikolojik savaş uzmanı”nın, koltuğunun arkasına rahatça yaslanıp, gülümsediğini görebiliyorum.

“Kurtlar Vadisi”nin emekçilerine gelince: Diziyi saatler süren reklamlara dayanamadığım için izlemedim. Yakınlarda, DVD’sini gördüm. Sinemanın Türkiye’de belki de ilk kez, marjinal olmayan kaygılara seslenebildiğini düşündüm. Akıl vermek haddim değil; ama kadim bir Uygur diskuru vardır. “Kendinize güvenin!” der, “Kendinize güvenin! Akranlarınızın, çağınızın, Gerçeklik’in payınıza düşen kadarıyla da olsa, hakkını verin. Dil, din, ırk, cinsiyet ayırımının tuzağına düşmeden, zamanınızın en yetkin bilginleriyle, sanatçı ve filozoflarıyla dostluk kurun. Mahrem düşüncelerinizi aşkın zekâlarla paylaşın. Sizler, anneleri tarafından sakınılmak durumunda olan özürlüler ya da çocuklar değilsiniz. Kavminizin kaderini eline almaktan kaçınan korkaklar değilsiniz. Sizler, mağdurların kefaretini ödeyecek, kâbustan uyandıracak yetişkin erkeklersiniz.”
ALEV ALATLI
17/02/2007

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum